SÖMÜRGE ZİHNİYETİNİ AŞMAK (*)

“Bu sadece anlayış meselesidir
-o bakışlardaki ifadeyi anlamak;
aynı gözyaşlarını akıtmak;
aynı gülümseyişi gülümsemek;
kızının başı üzerinde ellerini koruyucu kanatlar gibi germiş -
katliamın tek hayatta kalan kişisini anlamak;
bu sonsuz yaşam ve ölüm ırmağını anlamak;
yüzyıllardır saygı ve adalet isteyenlerin sessizliğini anlamak;
ümit etmekten yorulmuş bir insanın bastırılmış öfkesini anlamak”
Jose Saramago[1]

 

Kendine özgü coğrafi yapısı ve jeopolitik konumu sayesinde binlerce yıldır çeşitli etnik gruplara ve kavimlere barış, huzur ve güvenlikli bir yaşam imkânı sunmuş olan Kafkasya, coğrafi konumundan dolayı da kuzey/güney ve doğu/batı yönlerindeki transit geçişlerin kavşak noktası olmuştur tarih boyunca. Özellikle vahşi ve istilacı kavimlerin kuzeyden güneye ve doğudan batıya doğru olan yürüyüşlerinin önünde doğal bir set olan Kafkas dağları, sakinleri ile birlikte istilacılara her zaman direnmiş, büyük oranda da geçit vermemiştir. Mitolojilerin “Kaf Dağı” olarak adlandırdığı bu coğrafya; buzul devrinin bitiminden itibaren burada yaşamaya başlayan halklarla birlikte, yakın coğrafyalardan savaş ve katliamlardan neslini korumak için kaçan binlerce mazlum insanın sığınma yerlerinden birisidir aynı zamanda. Gazeteci Hasan Öztürk’ün çok isabetli bir benzetme ile vurguladığı “Anadolu Nuh'un Gemisi”dir[2] tanımlaması yüzyıllarca Kafkasya coğrafyası içinde geçerli idi. Ta ki soğuk Kuzey steplerinin vahşi sakinleri Rus istilacılarının Kafkasya bozkırlarında görünmesine kadar…

 

Rus istilacılar vahşi içgüdülerinin peşinde daha da güneye inmek, sıcak denizlere ulaşmak özleminde idiler. Hızları Kafkas dağlarının zorlu geçitlerine ve bu coğrafyanın mağrur ve mazlum sakinlerinin direniş ruhuna çarparak yavaşladı. İşgalciler “sıcak denizleri” göremediler ama coğrafyanın üzerine de karabasan gibi çöktüler ve Kafkasya coğrafyasında etkileri günümüze kadar süren trajik bir sürecin başlamasına sebep oldular. Rusya Çarlığı ile başlayan selefleri, Rus İmparatorluğu, SSCB ve RF ile de devam eden işgal, soykırım, sürgün ve sömürgeleştirme çabaları ile Kafkasya’nın kadim etno-kültürel toplumsal dinamikleri ve yaşamı alt üst edildi. Kafkasya coğrafyası sığınılan, yeniden yaşam bulunan bir “vaha” olmaktan çıktı. Jeopolitik nedenlerden dolayı özellikle Kuzey Batı Kafkasya (Çerkesya) sakinlerinin maddi ve manevi kaynakları dağıtılarak, nüfusun çoğunluğu ya yok edildi ya da başka coğrafyalara sürüldü.

 

Rus istilacılar, Kafkasya coğrafyasına girerken de işgallerini sürdürürlerken de aynı Avrupa’daki hemcinsleri (Portekiz, İspanya, Hollanda, İngiltere ve son dönemde ABD) gibi sömürge topraklarına “medeniyet, refah ve barış” getirdiklerini iddia ediyorlar, direnen mazlum halkları ise “medeniyet dışı yaşayan, tarihi kaderlerine razı olmayan yarı vahşi Dağlılar” olarak tanımlıyorlardı. Bu “aydınlatmacı” perspektifin “Slavik” yorumunu Adolf Berje’nin ( Rus imparatorluğunun resmi tarihcisi) kitaplarında[3] ve Lenin (Vladimir İlyiç Ulyanov)[4] gibi SSCB’nin kurucu babasının yazılarında görmek mümkündür. Alev Erkilet Başer’in “Ele Geçirilemeyen Toprak-Kuzey Kafkasya” adlı kitabında;[5] bugüne de vurgu yaptığı “Emperyalist işgalleri kültürel ilerlemenin zorunlu bir koşulu olarak takdim eden bu pozitivist- ilerlemeci mantık, Rusya Federasyonu’nun bugün yürütmekte olduğu soykırımların, ulusal ve dinsel temizlik operasyonlarının da başlıca meşrulaştırıcısı, hatta payandası konumundadır”  tespiti günümüzün Kuzey Kafkasya’sına ayna tutmaktadır.

 

Günümüz Kuzey Kafkasya’sının içinde bulunduğu etnik, sosyo-ekonomik ve politik açmazlarının temel sebebi sömürge statüsüdür. Sömürge statüsünün çözülmesi, coğrafyanın girdiği karabasandan kurtulması ve yeni bir gelecek tasarımı, tatlı ve acı hatıralarla bezenmiş ortak bir geçmişten ilham ve ders alan, geleceğe birlikte yürümek isteyen ve Kuzey Kafkasya’yı bütünüyle vatan olarak kabul eden idealist insanların olağanüstü çabalarının bileşkesi ile mümkün olacaktır.

 

Bu çabalar öncelikle zihniyet değişimi ile başlamalı ve bize dayatılan tüm resmi tezler, reel durumlar ve statükolar ret edilmeli ve bu yapılırken de çözüm yollarının teorik altyapıları oluşturulmalıdır. Sömürge zihniyetini aşmak için ilk hedef de, Çarlık döneminde başlatılan Sovyet döneminde de tüm sömürge coğrafyasına deli gömleği gibi zorla giydirilen, “Milliyetler Politikası” ve onun ürünü idari ve politik yapılanmalar olmalıdır. Taner Akçam’ın “Burjuvazinin gelişmesi ve onun pazar ihtiyaçlarının bir ürünü olarak gelişen belli bir toprak, dil, pazar, psikolojik birliğe sahip olan gruplar ulus veya ulusal azınlık olarak sayılmış, bu tanıma uymayan unsurlar ise ne ulus ne de ulusal azınlık olarak kabul edilmişler ve onlara herhangi bir hak tanınmamıştır. En gelişkin halini Stalin’de bulan bu tanım son derece eksik ve yetersizdir.[6] tespiti bizim için ufuk açıcıdır. “Sovyet etnografi teorisi”[7]nin teorik alt yapısı, tüm açmazları irdelenmeli ve stratejik ve siyasal hesaplarla yapılan süslü teorilerin tezat uygulamaları, Ali İhsan Aksamaz’ın “Sovyetler Birliği'nin Milliyetler Politikası ve Kafkasya”[8] makalesinde olduğu gibi deşifre edilmeye devam edilmeli ve üzerinde tartışılmalıdır.

 

Immanuel Wallerstein’ın aşağıdaki tespitleri ve temennileri de, zihniyet değişimimize ve gelecek tasarımımıza bir ilham kaynağı olabilir:

 

“… Mesele şu ki hepimizin birçok kimlikleri var ve bir o kadarına da sahip olabiliriz. Dinsel kimliklerimizi, dilsel kimliklerimizi, ulusal kimliklerimizi, etnik kimliklerimizi savunmak için örgütleniyoruz. Ve böyle yapmakla bize yapılmakta olan zulme karşı örgütlenmiş oluyoruz. Fakat aynı zamanda kadın ve erkek sıfatıyla, Hıristiyan çoğunluğa sahip ülkelerde Müslümanlar ve Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerde Hıristiyanlar sıfatıyla kendi kimliğimizi öne sürme peşinde koşuyoruz.

 

Kimliklerimizi kısmen gururumuz yüzünden ve değerlerimizi muhafaza niyetiyle, fakat kısmen de korkumuzdan ve devletimizin bizi fiziksel ve kültürel bakımdan koruyacağına olan inancımızı yitirdiğimiz için öne çıkarıyoruz. Kimlik siyaseti, özgürleştirici fakat aynı zamanda çatıştırmacıdır. Çünkü, soyut düzeyde, bütün kimlikler manen aynı şekilde haklılaştırılmaktadır. Mesele, herhangi birine saygısızlık etmeden çok sayıda kimliğe yer bulacak ne türde yeni bir manevi düzen inşa edebileceğimizdir. Bu, geçmişteki mitik bir dünyaya dönme meselesi değil, büyük zahmetlerle gelecekteki yaşanabilir bir dünyayı kurma meselesidir.” [9]

 

Ümitvar olmalıyız. Kafkasya coğrafyasının kadim feraseti onca manipülasyona, provokasyona ve zihinsel yıpranmışlığa rağmen halen kardeşlik, birlik ve dayanışma adına ümit vermektedir. Öyle olmasaydı, Sovyet imparatorluğunun çöküşe geçtiği 1989 yılında, Abhazya Cumhuriyeti’nin başkenti Akua (Sohum)’da Kafkas Dağlı Halklar Birliği’ni kuran Kafkas halklarının bölge temsilcileri örgüt tüzüğünün ilk satırlarında; “Bizler Kafkasya’nın dağlı halkları: Abhazlar, Abazalar, Adigeler, İnguşlar, Kabardeyler, Çerkesler, Çeçenler, etnik birliğimizin, tarihi ve ruhi bütünlüğümüzün, geçmişte bütün kahramanlık ve trajik devirlerde omuz omuza verdiğimiz mücadelenin de teyit ettiği yüzlerce yıllık kardeşliğimizin bilinci içindeyiz”[10] haykırışında bulunurlar mıydı?

 

(*) Bu makale Mızağe Dergisinin 1. sayısında yayınlanmıştır.

 

Duğ Orhan Doğbay
25.07.2018

 

[1] Saramago J., (2001), “Önsöz:  Chiapas, Acının ve Ümidin Adı”, Sözümüz Silahımızdır. Subcomandante Marcos adlı kitabın içinde, Haz:  Juana Ponce de Leon, Çev:  Ebru Erek & Aynur Arslan, İstanbul, Bakış Yayınları, sf: XI-XIV.

[2] https://www.yenisafak.com/yazarlar/hasanozturk/anadolu-nuhuun-gemisidir-2030259

[3] Berje, A., (2010), Kafkasya/ Dağlı Halkların Göçü ve Kısa Tarihi, Çev: Murat Papşu, İstanbul, Çivi Yazıları. - Berje, A., (1999), Kafkasyalı Dağlı Kavimlerin Kısa Tasviri, Çev: Murat Papşu, Ankara, KAFDAV. – Lukacs, G., (1979), Lenin’in Düşüncesi: Devrimin Güncelliği, Çev: Mehmet R. Zaralı, İstanbul, Belge Yayınları.

[4] Lenin. V.I., (2000) Ulusal Sorun ve Kültürel Özerklik, Çev: Sibel Özbudun, Ankara, Ütopya Yayınevi.

[5] Başer A. E., (2002), Ele Geçirilemeyen Toprak-Kuzey Kafkasya, Fecr Yayınları, Ankara, sf:28.

[6] Akçam T., Avrupa Merkezli Tarih Anlayışı ve Azınlıklar Sorunu, Birikim Dergisi, Sayı:45/46, Ocak-Şubat 1993, İstanbul, sf: 85-86.

[7] Sovyet etnografyası iki çok farklı geleneğin yan yana gelmesinden oluşur: bir yanda Alman romantizmi tarafından temeli atılıp 19. yüzyılın ikinci yarısında Alman ve Rus kuramcılar tarafından sistemleştirilmiş haliyle halk fikri; diğer yanda, farklı üretim biçimlerinin birbirini izlediğini savunan Marksist görüşün son derece basitleştirilmiş bir okuması. Bkz: Khairmukhanmedov, N., Ulus-Devlet Bağlamında Orta Asya Cumhuriyetlerinde Siyasal ve Hukuksal Değişim (Doktora Tezi) Ankara Ün. Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku (Genel Kamu Hukuku) Anabilim Dalı, Ankara, 2008. Sf: 142. - Skalnik, P., Sovyet Ethnographia and The National(ities) Question, Regards sur l’antropologie sovetique, Cahiers du monde russe et sovietique, Nisan-Eylül, 1990, sf. 183-192.

[8] Aksamaz A. İ., Sovyetler Birliği'nin Milliyetler Politikası ve Kafkasya (Bugünkü Kafkasya'yı Anlama Kılavuzu), Yeni Türkiye, Sayı:74, Temmuz, Aralık 2015, Ankara, sf: 117.

[9] Wallerstein I., Jeopolitik ve Jeokültür, Çev:Mustafa Özel, İstanbul, İz Yayıncılık. sf: 10 -  Özel M., Wallerstein ve Türkiye, İzlenim Dergisi.  Sayı: 12,  Aralık 1993, İstanbul, sf: 16-17.

[10] Tüzük - Kafkas Dağlı Halklar Birliği (Assambley Gorskih Narodov Kavkaza), Kuzey Kafkasya Dergisi. sayı:76-77-78,  İstanbul 1990, sf: 11-12-13.

© KKC 100. Yıl